Beğeni Anlayışının Sıradanlaşması, Donuklaşması

Bir görüşte tanınan fotoğraflar vardır, dünyada ve ülkemizde. Yabancı fotoğrafçılardan örnek verecek olursak Henry Cartier-Bresson’un ünlü Paris’ Saint- Lazare tren İstasyonu, Robert CAPA’ nın vurulan asker, Alberto KORDA’nın CHE ,Steve McCURRY’nin Afganlı Kız, Dorothea Lange’nin Göçmen Anne, Sebastio SALGADO’nun Altın Madeni gibi ikonik fotoğraf seviyesine gelmiş fotoğrafları sayabiliriz

Ülkemizde de kimin yapıtı olduğu bir bakışta anlaşılan ürettikleri çalışmalar ile tarz oluşturmuş, fotoğraf sanatçılarımız var. Hemen herkesçe kabul gören sanatçılarımızı sayacak olursak ilk akla gelenler Ara GÜLER, Sabit KALFAGİL, Sami GÜNER, Sıtkı FIRAT, Şakir ECZACIBAŞI, Şahin KAYGUN, Yıldız MORAN, Şinasi BARUTÇU, İzzet KEHRİBAR, Kamil FIRAT, Ozan SAĞDIÇ, Atilla TORUNOĞLU, Selahattin GİZ, Hilmi ŞAHENK, Ethem TEN, ilk kadın savaş muhabirimiz Semiha ES, Maryam ŞAHİNYAN ve Nuri Bilge CEYLAN olacaktır.

Türk fotoğraf sanatında birçok ilke imza atmış burada isimlerini sayamadığımız çok değerli fotoğraf sanatçılarımızın sanatseverlerin bir bakışta tanıyabileceği çalışmaları vardır. Yukarıda isimlerini andığımız fotoğraf sanatçılarının görüleceği üzere bir tarzları, farklı bakış açıları olduğu sanatseverler tarafından hemen fark edilebilecektir. Zaten bu sahip oldukları farkındalıkları sayesinde fotoğraf sanatı, denince akla gelen ilk sanatçılarımız olmuşlardır.

Bir fotoğrafın bir bakışta tanınması ikonik seviyesine gelmesi tatbiki her fotoğrafçı için arzu edilesi bir durumdur. Ancak bilindiği üzere hiçbir fotoğrafçı, ikonik olsun diye bir fotoğraf çekmez. O çalışmanın ikonik fotoğraf haline gelmesi o fotoğrafçının gayreti, isteği ile değil o toplumun kültürel, ekonomik ve sosyolojik şartlarının oluşması ile gerçekleşir.

Günümüzde artık ünlü bir fotoğrafçının üretimi olmayan fotoğraflar da hemen tanınabiliyor ve çekildiği yer hakkında izleyiciye bir fikir verebiliyor. Bu tanınmayı sağlayan faktör, acaba ikonik ve tarzı olan, başarılı bir fotoğraf sanatçısının vizöründen çıkmış bir çalışma olması mıdır? Daha sık karşılaştığımız durum; başarılı, tarzı olan, takdir görmüş bir çalışmanın, bir fotoğrafın taklit edilerek tekrarlana, tekrarlana defalarca üretilmesi neticesinde artık o çalışmanın da bir bakışta tanınabiliyor ve çekildiği yer hakkında izleyicilere bir fikir verebiliyor olmasıdır. Başarılı fotoğraf, tanınmış fotoğraf mıdır yoksa aşırı tekrardan hafızalarımızda yer etmiş fotoğraf mı?

Sanatın oluşumunda doğaldır ki, taklit “mimesis” her zaman mevcuttur. Ancak tekrar, bir sanatçı için hiç şüphesiz ki arzu edilen bir durum değildir. Sanatçı başarıyı yakalamış, ödüllendirilmiş çalışmaları taklit ederek tekrardan ve benzer çalışmalar üretmekten olduğu kadar, kendini de tekrardan kaçınmalı ve özgün çalışmalar üretmeye yönelmelidir.

Başarı elde etmiş, ödüllendirilmiş çalışmaları taklit ve tekrar ile benzer çalışmaları üretmek popüler ve güncelin peşinde bilinçsizce yol almak ve bu üretimleri cesaretlendirmek, onaylamak, kaçınılmaz olarak beğeni anlayışının sıradanlaşmasını, donuklaşmasını sağlamaktadır.

Özgün üretim sıkıntısı ve kısırlığının, sıradanlaşmanın, beğeni anlayışının donuklaşmasının ülkemizde yaşanan sorunun başka ülkelerde de yaşandığını uluslararası yarışmalarda elde edilen sonuçlardan gayet açık bir biçimde anlıyoruz. Uluslararası yarışmalar sonucunda ödüllendirilen fotoğraflar da artık bir bakışta çekeni bilinmese de hemen tanınmakta ve çekildiği yer hakkında izleyici doğruya yakın fikir sahibi olmakta.

Tanınmayı tekrar mı sağlar? Yoksa başarılı fotoğraf mı tekrarlanır? Başarı elde etmiş, kamuoyunda genel kabul ve beğeni görmüş bir çalışmanın taklit edilerek ve aşırı tekrar ile tanınması bu çalışmayı başarılı kılar mı?

Yurt içi ve dışı, beğeni anlayışında ki bu sıradanlaşma ve donuklaşmanın, tüm üretimleri birer stok fotoğrafçılığı anlayışına doğru yönlendirdiği tüm bu yaşananlardan sonra anlaşılmaktadır.

Bireyin bilgi kaynağı içerisinde bulunduğu toplumdur. Bilgi sosyolojisi bize, bilginin toplum içerisinde iletilmesinin, dağıtılmasının başlıca eğitsel ve yönetsel birimler gibi kamusal kurumlar, dernekler, kulüpler gibi sivil toplum örgütleri, basın ve sosyal medya gibi çevreler ve oluşumlar aracılığı ile olduğunu söyler.

Bilgi iletilirken bu bilgilerinin üzerine belirli değer yargıları da yüklenir. Toplumda dolaşan bilgi nesnel olmadığından tarafsız olduğu da söylenemez. Değer yüklenmiş bu bilgiler, topluma nasıl düşünmesi gerektiği yönünde çeşitli yönlendirmeler yapabilir. Yazılı ve görsel medyada çok okunan ve izlenen yayınlarda İN/OUT nitelemesi yapılarak toplum bilincine çeşitli etkilerde bulunulmakta ve ne yiyeceğimizden, ne okuyacağımıza, nasıl giyinmememiz gerektiğinden tutunda nasıl yaşayacağımıza kadar çok geniş bir yelpazede yönlendirmeler yapıldığını yaşayarak tecrübe etmekteyiz.

Hiç şüphesiz ki bu yönlendirme kaosunun kaçınılmaz bir sonucu, sanat ve sanat anlayışının da değişik yönlerde etkilenmesidir. Belli değer yargıları yüklenmiş bilgiler sanat anlayışına yön vermeye, onu manipüle etmeye çalışmaktadır.

 Beğeni anlayışında sıradanlaşma, kültürde ve sanatta donuklaşma yalnızca sanatçının aşırı tekrarından mı kaynaklanıyor? Buna başka etkenler de var mı?

Çeşitli sanat derneklerinin yapısal problemleri, yarışma anlayışları, ödül verme ölçütleri ile estetik, güzellik anlayışının belli kalıplara sıkıştırılması, genel beğeni anlayışının dayanılmaz çekiciliği ile kolaycılığı, sanatçıların üretim yaparken bu anlayış ile başarılı, beğenilen, takdir edilen çalışmalar yaptığına ikna olması ve bunun sonucunda birbirinin benzeri çok sayıda üretimin ortaya çıkması ve üzülesi bir durum da tüm bu gelişmelere çeşitli kaygılarla onay ve destek veren kurumlar, dernekler ve duayenler…

Bu ortam sağlandığında, üretim yapanların özgünlükten yana değil de önceki sonuçlara bakarak, onaylanmış, ödüllendirilmiş başarılı çalışmaları taklit ve tekrar ederek benzer çalışmaları yapmak ve benzer sonuçları almak hevesine düşmeleri bu sıradanlaşma ve donuklaşma sorununu tetiklemekte.

Yurt içinde üretilen çalışmalara baktığımızda karşımıza çıkan sonuç birbirinin benzeri ve tekrarı olan nerede çekildiği, ne zaman çekildiği hemen anlaşılan sıradanlaşmış fotoğraflar oldukları. Bir kaç örnek verecek olursak; Türkiye’nin fotoğraf hac yolu da ortaya çıkacaktır hemen. Olmazsa olmaz İstanbul Balat’ın çekilmedik pikseli kalmamıştır herhalde, sonrası sayılmakla bitmez; Kız Kulesi, Galata Kulesi ve boğaz, Galata Köprüsü ve balıkçıları. Kayseri yılkı atları, Bursa Cumalı Kızık mavi badanalı taş evler, Gölyazı söğüt ağaçları ve sandalları, Yedigöller deki o ünlü bina, Ankara Tuz Gölü güneş batışı ve keman çalan kız kompozisyonu, Burdur Lavanta bahçeleri, Ürgüp Peri Bacaları ve balonlar, Güroymak kaplıcalarındaki büyük baş hayvanlar ve atların bulunduğu buharların çıktığı kaplıca gölünde takla atan çobanlar, Çıldır Gölü ve kırılmış buzdan sazan balığı av sahneleri, Burdur Salda Gölü. Ankara Beypazarı vs. vs.

Sayılan bu bölgelerde ki doğa harikası yerler ilk belgelendiklerinde olağanüstü ilgi görmüş ve çok beğeni toplamışlardır. Ancak sonraları derneklerin planladıkları fotoğraf gezileri insanları buralara yönlendirmekte ve birbirinin benzeri binlerce çalışma ortaya çıkmaktadır. Bu tip çalışmaların ve önceki yıllarda başarılı örnekleri tekrarlayarak elde edilen çalışmaların ödüllendirilmesinin, cesaretlendirilmesinin, insanları artık bu tip çalışmalara ittiği, yönlendirdiği çok aşikardır. Sonuçta da kaçınılmaz olarak gelen beğeni anlayışının sıradanlaşması ve donuklaşmasıdır.

Bu sıradanlaşma yalnızca bizde yaşanıyor dersek kendimize haksızlık etmiş oluruz. Çok kısaca bir yurt dışı yarışma sonuçlarına, ödüllendirme, kıymetlendirme ölçütlerine bakacak olursak aynı sıkıntının oralarda da yaşandığını görebiliriz. Örnek verecek olursak,Uzak Doğu fotoğrafçılığının açık ara önde olduğu hemen fark edilecektir. Çeltik tarlasında sudan yeni çıkmış ve çiftçinin sırtında uzun bir değnekten sular aka aka sarkan pirinç demetleri, ünlü ve çok tekrarlı karabatak kuşu ile elinde fenerle balık avlayan yaşlı Uzak Doğulu, muz yapraklarını muson yağmurlarına siper edinmiş küçük çocuklar, çeltik tarlalarında inek yarışları vs. vs. Hemen, hemen tüm yurt dışı yarışmalarda bu ve benzerleri olan kompozisyonları ödüllendirilmiş olarak mutlaka görmekteyiz. Artık o kadar sıradan, o kadar tekrar ki, adeta bu tip yarışmaların olmazsa olmazı bu tür fotoğraflar. Tabii ki Uzak Doğunun bu sıradanlaşmış çalışmalarına ödüllerin verilmesi, bu çalışmaların tekrar tekrar üretilmesine neden olmaktadır diye düşünmeden edemiyor insan. Bir de Uzak Doğu pazarının cezbedici tarafı var ki, bu kadar benzer çalışmaların değer görmesindeki etken nedeni anlamamak safdillik olur. Binlerce Uzak Doğulu fotoğrafçının bu yarışma sistemine dahil edilebilmesi için, bu tekrar fotoğrafların kıymetlendirilmesindeki ticari kaygı da ortaya binlerce benzeri, tekrar olan sıradanlaşmış, donuklaşmış bir anlayış ortaya çıkarmakta. Uzak Doğu’da yaşanan bu sıradanlaşmayı kısa bir internet taraması ile kolayca anlayabiliriz. Stok fotoğrafçılık sitelerinde dolaştığımızda binlerce aynı temalı sıradan, birbirinin kopya derecesinde benzerleri olan fotoğrafların siteleri işgal ettiğini üzülerek görürüz.

Son zamanlardaki üretilen çalışmalara bakıldığında ne yazık ki beğeni anlayışının sıradanlaşması ve donuklaşmasının etkileri tüm alanlara da sirayet ettiği görülmektedir. Sanat üretimlerinde de zanaat üretimlerinde de bu olumsuz etki kendini göstermekte. Erzincan bakırcılar çarşısında üretilen zanaat eseri ile Erzurum, Diyarbakır, Denizli ya da Bursa’daki zanaat üretimleri arasında bir fark olmadığını üzülerek görürüz. Bu beğeni anlayışının sıradanlaşmasının diğer bir olumsuz örneğini de mimaride sıkıntılı bir biçimde görmekteyiz. Selçuklu mimarisinden bir iki motif alarak yeni yapılarda, özellikle kamu binalarında uygulayarak yapılan çalışmalar tam bir anlayış donuklaşmasına ve sıradanlaşmasına yol açtığı görülmektedir. Yapılan binaların hepsinin benzer ve taklit yapılar olmasının yanında çevre ile, bölge iklimi ile uyumsuz oldukları hemen görülecektir. Erzurum’un çetin kış şartlarına uyumsuz yüksek katlı cam giydirmeli, sekiz köşeli Selçuklu yıldız motifli süslemeleri ile sıradan bir binayı Egedeki sıcak bölgelerde de görebilmekteyiz. Bu anlayış neticesinde ülkenin her tarafının sıradan, birbirinin benzeri, kimliksiz, Selçuklu mimarisiyle ilgisi olmayan bir takım ruhsuz kamu binalarıyla dolduğunu üzülerek ve kaygıyla görmekteyiz.